25 Kasım 2015 Çarşamba

CANIM SAĞOLSUN

(Fotoğraf alıntıdır)

      Aşkım Kapışmak sosyal medya hesaplarından birinde şöyle bir paylaşım yapmış;

    “Ne çok şey öğrettiniz, kalbimi kıranlar
    Ne kadar sözüm varsa götürdünüz aklımı çelenler
    Küçük yaşlarımı büyüttünüz ey çekip gidenler
    Olana da bin şükür, olmayana da 
    Canınız sağolsun
    Şimdi gelseniz de başkasıyım, gelmeseneniz de
    Umudum sizden ayrı, yolum sizden gayrı
    Sorsanız unuttun mu gerçekten hemen diye
    Ne zannettiniz ya, misafirdiniz bende.
    Canım sağolsun..."

    Ne güzel söylemiş, lakin şu hayatta kaç kişi böyle davranabiliyor ki? Çok azımız böyledir. Oysa hepimiz yaralanmamayı, üzülmemeyi isteriz ama böyle bir dünyada ne mümkün. Yaşamakta zor be dediğinizi duyar gibiyim. Kolay değil birçoğumuz için. Her insanın hayatında türlü türlü dertler, acılar, yaralar var. Her biri birbirinden farklı ve kendine has. O yüzden benim gözümde hepsi saygı duyulasıdır. Yara almak aslında yaşamanın bir cilvesi. Bence yaralanmak ve yara almak arasında küçük bir fark var. Yaralanmak; insanların sizi kırmasına, ezmesine müsade etmektir. Yara almak ise; o insanlara müsade etmemek için verdiğiniz savaşta aldığınız, gururlandırıcı nişanelerdir. Kişi mücadele içerisinde ise yara almalı ki yaşadığını hissetsin ve yaşamının değerini bilsin. Ne demişler “öldürmeyen, güçlendirir"

    Evet her gelen misafirdir hayatımımızda ancak bazıları misafir gibi gitmezler... Ne var ne yoksa heşeyi toplayıp giderler. Elinden bir şey gelmez, ardından öylece bakakalırısn...

Sevgiler...
   



23 Kasım 2015 Pazartesi

DEDEME MEKTUP

(Fotoğraf denniscrompton.blogspot.com'dan alıntıdır)
(Fotoğraf denniscrompton.blogspot.com'dan alıntıdır.)


    Dedem;    

    Sen düştün yine aklıma birkaç gündür. Çocukluğum gözlerimin önünde nedense şu sıralar. Sanırım yaş ilerledikçe geçmişte sahip olduğu şeylerin kıymetini daha iyi anlıyor insan. Dedem benim... Çocukluğumun kahramanı. Ne çok anımız var seninle. Keşke yine ete kemiğe bürünüp, sıkıca sarılsan bana sanki küçük bir çocukmuşum gibi. Seninle birlikte gitti o güzel gülen adam.        Hatırlar mısın? Yaz geldiği gibi şu limonlu buz parmaklardan alıp getirirdin bana ya da beraber almaya giderdik. Çünkü çok sevdiğimi bilirdin. Ben sabırsızca ve heyecanla açardım ambalajını ve başlardım yemeye.  Sen ise gülen gözlerinle ve tebessümün ile beni izledin. O zamanlar anlamazdım ama şimdi anlıyorum ki  bir çocuğun tek derdinin sadece bişeyler mideye indirmek olduğu o masumiyet gerçekten izlemeye değer.       
     
     Bazı sabahlar ise, senin çekiç sesinle uyanırdım ve koşa koşa bahçeye çıkar, yanağından kocaman öper, yine koşa koşa kahvaltıya giderdim. Kendine iş icat etmeyi ne çok severdin. Her zaman“Boş durmak olmaz'' derdin. İnşaattaki çivileri toplar, yeniden kullanılsın diye, çekiçle tek tek onları düzeltirdin. Onları toplamak için beraber yaptığımız mıknatıslı sopalarda vardı, girer inşaata çivileri toplardık, oyun gibi gelirdi bana. Ayrıca ben de ne çok soru sorardım sana hatırlar mısın? Kıyamam sana, sende hepsine bıkmadan, usanmadan, tek tek cevap verirdin. Tabiki bir de yaramaz bir çocuk olarak ara ara seni kızdırırdım. Sen bağırır, homurdanır sonra susardın, bende sana kedi gibi sırnaşır, sarılır “Ama dedee!!'' dediğim gibi, gülen gözlerinle bana bakar, sıkıca sarılırdın. O zaman kendimi ne kadar çok güvende hissettiğimi inan kelimelerle ifade edemem. Biliyorum hep derdin ya bana “Gel bakayım buraya, sen başkasın, dedesinin güzeli'' Hiç unutmuyorum sözlerini. Sende benim için başkasın hemde bambaşka.

     Seninle trene ilk bindiğim anı da hiç unutmuyorum. Çocuğum tabi, yolculuk benim için gizemli bir dünya, aynı zamanda daha önce görmediğim bir şey. Sen elimden tutuyorsun, ben ise; meraklı meraklı etrafa bakıyorum. Tren hareket ediyor ve sonra dışarıyı seyredeceğim diye tutturuyorum. Sen kucağına alıyorsun beni ve ilk tepkim “hiç bir şey göremiyorum.'' Ve işte yine senin o sıcacık gülümsemen. O kadar çok şey var ki  sana dair. Hepsi aklımda kalsın, zamanla hiç silinmesin istiyorum.

     Bugün tonton, beyaz sakalllı yaşlı bir DEDE ile karşılaştım. Sen geldin aklıma yine. Zor yürüyordu, bir elinde mendil ve yara bandı vardı. Elindeki poşettede devamı. Gittim yanına “amca ne kadar mendil?''dedim, “elli kuruş kızım'' dedi. “Sen elindeki mendilleri ver bana''dedim. Yanında da bir kutu yara bandı verdi.

    Sonra dedimki kendi kendime, dedemin eksiliğinin yaralarına, bir kutu yara bandı yetmez ki...

21 Kasım 2015 Cumartesi

BAZEN BİR KARE HER DUYGUYU BARINDIRIR

(Fotoğraf alıntıdır)


   Bazen sadece bir anlığına gözün bir kareye takılır. Bu takılmanın anlık olduğu gibi saniyeden bile daha kısa bir zamanı hapseden bir görüntüdür aslında takıldığın. Bahsettiğim kare işte yukarıda. Bazı fotoğraflar veya resimler üzerine milyonlarca söz sözlenebilir. Bazıları o kadar derindir ki duygu yoğunluğu bakımından. Adeta izleyen ile konuşur.

    Halbuki göz açıp kapayıncaya kadar geçen o kısacık süre içine neleri sığdırır. Bu kare eski ya da değil ancak eskiyi çağrıştırıyor insana, hüzün hakim bu fotoğrafta. Muhtemelen Avrupadaki sirklerden birinde çekilmiş. Düşünsenize insanların çocuklarını eğlenmek için götürdüğü, kendilerinin de güzel vakit geçirdiği bir mekan, bu mekanda çalışan insanlar ve hayatlarında ki zorluklar. Görevleri, işleri gelen insanları eğlendirmek. Şu karedeki palyaçoyu düşünelim. Duruşu, ifadesi vesaire yaptığı işle o kadar tezat ki, ancak saniyeler sonra belki de sahneye çıkıp insanları eğlendirecek, etrafa sahte sahte gülücükler dağıtacak, şapşal hareketler ile birlikte çocukları güldürücek. Baksanıza adeta maskesini takmış yüzündeki makyaj ve göreviyle birlikte. Peki sahne bitecek,  herkes dağılacak ve o takdığı maske onu saklamaya yetmeyecek aynı bu karede olduğu gibi. Mutsuz bir insan bu palyaço. Hayatın zorlukları altında eğilmiş, bükülmüş bir insan. Onca yaşanmışlık biriktirmek ve hala haayat mücadelesi vermek. Hayat bazıları için gerçekten çok zor. 

   Şunu da düşünmeden edemiyorum, şu hayatta aslında hepimiz bu palyaço gibi değil miyiz??? Hepimiz her gün hayat sahnesine çıkıyoruz. Kimisi eşini, kimisi çoçuğunu, kimisi anne veya babasını memnun etmeye çalışıyor. İnanın böyle olan insanlar azımsanamayacak kadar fazla. Ve bu artık fark edilmeyecek boyutta çünkü kişiye o kadar olağan geliyor ki adeta kendini hapsettiği bu döngünün normal olduğunu savunuyor. Nasıl farkında olsun ki? Kişi için normalleşmiş bir durum. Velhasıl-ı kelam sosyal hayat dediğimiz şu döngü içerisinde maskelerimizi takıp, sahnede üzerimize düşeni yapıp, görevlerimizi yerine getiriyoruz.
  
    Ve şundan eminim ki kimileri de bu durumun farkında, gün bitip kendi ile başbaşa kaldığında ya da en azından başını yastığa koyduğunda o maskesini bir kenara koyup kendi ile yüzleşiyor. Yaptığının farkında ancak hani derler ya belki de toplumda var olabilmek için genel geçer oyunu kendisi de oynuyor.

    Şanslı ve farkında olan azınlık size sesleniyorum... Kendiniz olabildiğiniz için aslında çok şanslısınız. Maskelere ihtiyaç duymanıza gerek yok ve belki de kitlesel değişim birinizin tek bir adımı ile başlar... Bence denemeye değer. Hem korkmayın işler yolunda gitmez ise zaten hepimizin koşa koşa dönüp sarılacağı maskelerimiz yok mu???


20 Kasım 2015 Cuma

KISA BİR GİRİZGAH

(Fotoğraf alıntıdır)

  Henüz ulaşamadığım veya ulaştığım herkese ve blog dünyasına kocaman bir MERHABA,

   İlk önce güzel bir giriş yazısı ile başlamak istedim. Güzel tabi ki göreceli bir kavram da neyse, eminim ki her insanın söyleyecek milyonlarca cümlesi vardır şu hayatta. Kimilerini söyleriz, kimileri ise içimizde kendimiz ile yaptığımız diyaloglar ile sınırlı kalır. Bazılarımız ise, bir yerlere muhakkak bir kaç satır birşeyler karalamışızdır.

  Her zaman yazmaya meraklı bir insan olmuşumdur. Tabi ki yazı yazmak kelimeler üzerinde hakimiyet kurmak ciddi bir iş. Bakalım bir kaç şeyi bende blog üzerinden paylaşayım dedim. Hayata dair, bana dair tamamen benim penceremden küçük bir bakış olsun istedim. Umarım güzel paylaşımlar olur.

Sevgiler...