13 Aralık 2016 Salı

GÖZLER

(Fotoğraf https://tr.pinterest.com/pin/304344887301819401/ 'dan alıntıdır.)
Bütün gün mesul olduğu sokağı adım adım temizliyordu bir elinde süpürge diğerinde kürek. Görevli olduğu sokağın sonunda okul vardı. Sabah ve akşam çıkışlarında çoluk çocuk yerlere yiyip içtikleri şeylerin çöplerini atarlardı, yine okul çıkışı gelmişti, çocuklar muazzam bir gürültü ile okuldan çıkmış arkadaşları ile sohbet ede ede birşeyler yiyor ve her zamanki gibi ambalajlarını yola atıyorlardı. Yaşlı adam ise, bir yandan onları topluyordu. Evet bu onun işiydi ama keşke yerlere atmayıp okulun önündeki konteynerlara atsaydılar. Neticede sokakta üç dört tane konteyner vardı diye düşündü. Sonuçta  yetişkinlere müdehale edemesekte yeni nesili olumlu bir şekilde yönlendirebilirdik.

      Hoş onun endişesi şu sıralar hele ki bu soğuklarda işini hemen bitirip bir bardakta olsa sıcak bir çay içebilmekti.Görevli olduğu sokağın köşesinde küçük bir çay ocağı vardı. Ara sıra orada çay içer mahalle eşrafı ve esnafla biraz muhabbet ederdi. Sevilirdi o mahallede, büyüklerin abisi, küçüklerin ise tonton  amcası olmuştu. Çocukları çok severdi. Zaman zaman mahallenin çocuklarına çöplerinizi yerlere atmayın diye öğütlerde bulunur, ara ara da dersler nasıl gidiyor diye takılırdı.

      Epeyce yaş almıştı, ellilerin sonunda e haliyle de baya görmüş geçirmiş bir adamdı. Sohbet, muhabbet etmeyi severdi her insan gibi lakin biraz çekingen, mahçup bir yapısı vardı. Onun bu saf temiz, mahçup halleri adeta masumluğun hala dünya üzerinde var olduğunun ispatı gibiydi.

      Sevilirdi evet ama onunda sevdikleri vardı. Şehir dışında okuyan torunu gibi. Maaşını aldığında kendisine biraz harçlık ayırarak parayı torununa göndermişti. İki çocuğu vardı, biri kız biri erkek ama evliydiler ve babalarına ayıracak zamanları hiç yoktu. İki torunu vardı biri okuyor diğeride çalışıyordu. Onlar dedelerini arar sorar ara ara da ziyaretine giderlerdi. İçi buruktu yaşlı adamın çünkü  çocukları uzaktı ona ve eşini de birkaç yıl önce kaybetmişti. Yalnız hissediyordu kendini, torunlarının ilgisi yetmiyordu belki ama buna da şükür ya onlarda olmasaydı diye düşünürdü sık sık.
O gün yine ailesini düşünüyordu hele eşi hiç aklından çıkmıyordu. Keşke yanımda olsa diye düşündü. Sonra daldı gitti eski anılara beraber geçirdikleri güzel günler geldi adamın aklına ve süzüldü gözlerinden yaşlar.

                 Zor dedi çok zor sevdiğini ''Sevdiklerini'' KAYBETMEK.

      O bu düşüncelerdeyken akşam olmak üzereydi ve biraz da karnı acıkmıştı. Yine düşünmeden edemedi. Eskiden işten çıkar eve koşarak gider, yemek masası hazırlanmış ve çoluk çocuk onu beklerdi. Özlemişti ailece yemek yemeyi. Özlemişti sofrada edilen muhabbetleri. Bunlar eski anılar olarak kalmıştı artık hayatında.

     Neyse dedi yaşlı adam sokağın ilerisindeki pideciye gidip birşeyler alayım. Zaten pidelerin kokusu da burnuna gelirdi hep görüntüsünden önce. Pideler yeni çıkmıştı sıcacık dumanı üstündeydi. Yaşlı adam cebindeki bozuklukları çıkardı bir pide adlı. Havada soğuktu hani yanınada çay ocağından sıcacık bir çay aldı geçti otobüs durağına. Bir yandan yemeğini yerken bir yandan da gelen geçeni izliyordu.
     Bir otobüs durağa yanaştı ve yaşlı adamın tam önünde durdu. Kısacık bir zaman diliminde bir yolcu ile göz göze geldi. Soğuk, telaşe, burukluk, endişe ve en önemlisi hüzün... Gözlerinde hepsi mevcuttu yaşlı adamın. O tek bakış yolcuya herşeyi anlatmıştı.

     Sevgiler...

26 Kasım 2016 Cumartesi

AYAK İZLERİNİ TAKİP ET


      Size dünyanın en huzurlu yeri neresidir diye sorsam şüphesiz her biriniz farklı farklı cevaplar verirsiniz. Doğrudur tabiki her insanın huzur bulduğu yer değişir.
   
     Öyle bir yer düşününki sizden başka hiç bir kuvvet sizi oradan uzaklaştıramaz ve sizin için dünyanın en güvenli yeri. Ne olursa olsun asla orada zarar görmezsiniz, kafanızı kaldırdığınızda gördüğünüz dünyanın en güzel manzaralarından biridir, hele bir de öyle bir kokusu vardır ki, o kokunun dünya üzerinde bir benzeri yoktur. Aşık olursunuz...

     Evet biz kızların ilk aşkı, süper kahramanı, dünyayı dize getiren adam babalarımız.. Onun omuzlarında çok yükseklere uçabilirsiniz, ayaklarına basarak dans adımlarını öğrenebilirsiniz, mesela asla üşümezsiniz, bütün abur cuburları yiyebilirsiniz :) Ne yaparsanız yapın dünya üzerinde zarar görmeyeceğiniz tek yer orasıdır. Dedim ya o sizin süper kahramanınızdır. Düşerken sizi mükemmel reflekslerle tutar, sizinle oyunlar oynar, şarkılar söyler, sizin bir numaralı kuaförünüz bile olabilir ve emin olun saç şekilleri konusunda çok yaratıcı olabilirler. Evcilik oyunlarınızın baş kahramanıdır; hayali çay, kahve, kurabiye, pasta ikramlarınızı afiyetle yer sizinle sohbetler eder. O kocaman herkesi dize getiren adamı bir karış boyunuzla siz dize getirirsiniz.
     Böyledir kız babaları işte, kızlarının herşeyidir. Siz onunla oyunlar oynarken o size ayağa kalkmayı, yürümeyi öğretir. Bilirsiniz o hep sizin yanınızdadır, güvenli alanınızdasınızdır.

     Büyürsünüz aranızdan su sızmazken çatışmalara başlarsınız, kendi yolunuzdan gitmek istersiniz ve kendi doğrularınıza inanırsınız. İçten içe bilirsiniz belki onun sizi düşündüğünü ama kulak asmazsınız. Aslında siz düşseniz en çok babanızın canı acır. Ondandır yürüdüğünüz yollarda size müdahalesi. Ama yinede bırakır sizi kendi yolunuzda yürümeniz için. Bırakır dediysem görünürde tabiki... Oysa hep gözü kulağı sizdedir, gizli görev süreci başlamıştır onun için. En ufak bir denge kaybınızda onun eli uzanır ve sıkı sıkı tutar sizi.

     Aslında bir baba ne kadar sağlam duran bir adamsa, kızı da hayata karşı sağlam durur ayakta...

     Herkes inkar eder belki ama kızlar hep babalarının ayak izlerini takip eder ... Başka yollarda yürüselerde o izleri ararlar hep her yerde. O izler onların güvenli sığınağının pusulasıdır. Bilirsiniz sığınağınız orada duruyor, acil durumlarda gidemesenizde o gelir. Buna bilerek yaşamaktan çok hissederek yaşarsınız.
(Fotoğraf: http://blog.bretcole.com/2014/01/05/cook-family-bodega-bay/ 'den alıntıdır.)
     Bilmem babanızın göğsüne yatıp kokusunu içinize hiç çektiniz mi? O kokuyu anlatmaya kalkamam çünkü ne söylersem söyleyeyim ifade edebilecek kelimelerim yok onu ancak hissedebilirim. Dünyanın en güvenli en huzur veren yeri emin olun orası.

     Yanınızdaysa babanız, hayattaysa, ulaşabileceğiniz uzaklıktaysa gidin bırakın bütün huzursuzluklarınızı, işlerinizi, sorumluluklarınızı, sarılın babanıza onun o kokusunu içinize çekin emin olun o güven duygusu ile kendinizi daha güçlü hissedeceksiniz.


    Sevgiler...

6 Temmuz 2016 Çarşamba

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?



     Bayramlar ne güzeldir aslında, bütün aileyi bir araya getirir. Yeri geldiğinde uzak yakın herkes aynı sofraya oturur. Akraba ziyaretlerine gidildiğinde yeni akrabalarla bile tanışabilirsiniz. Ama en güzeli anneanne ya da babaanne evine gidilip onların özel bayram yemeklerini yemektir. Çok uzun zaman oluyor bu güzellikten mahrum kalalı. O güzel birlik ve berberlikten eser kalmayalı....

     Özleniyor büyükler, yaş aldıkça daha bir anlıyor insan onların kıymetini. Artık o güzel sofralar kurulmuyor ama büyüklerimizle bayramlaşmaya kabristana gidiyoruz. Onlarsız bayramlar, buruk bayramlar benim için. Bayram çocuklar içinmiş aslında. Büyünce anlıyor insan. Keşke eskilere gidebilsek de her saniyesini doya doya yaşayıp harcamasak o kıymetli zamanı.
   
     90'larda çocuksanız Barış Manço'nun ''Bugün Bayram'' şarkısını söylemeden asla bir bayram sabahına uyanmamışsınızdır.  Bayram sabahı erkenden kalkar şarkımızı söyleyerek bayramlıklarımızı giyer kahvaltı için babalarımızın bayram namazından dönüşünü beklerdik. Bizde durum biraz farklıydı ben dedemin bayram namazından dönüşünü beklerdim kapının önünde. Ufukta göründümü koşa koşa kucağına atlardım. Bayrama gerek yoktu gerçi, hep coşkuluydu benim dedeme olan sevgim. Şimdi babamda görüyorum onu sanki, onun hali onun tavrı sirayet etmiş gibi...

     Dedim ya eskisi gibi değil. Hani büyükler derdi ya ''Nerede o eski bayramlar?'' Klişe gelirdi biz gençlere. Şimdi bizim nesilde biraz klişelere doğru gidiyor sanırım. Bizler de eski lezzeti alamıyoruz bayramlardan...


Sevgiler...

Herkese iyi bayramlar

14 Mayıs 2016 Cumartesi

KAYBOLUŞ MU DERSİNİZ?

(Fotoğraf http://chadwys.tumblr.com/image/115876355253 'dan alıntıdır.)

     Hayat...
     Hayat boş, dünya yalan ... 

     Evet klişe belki ama bazen sadece tam olarak klişe cümleler durumu izah edebilir. Daha küçük yaşlardan hayata hazırlanmaya başlıyoruz ki hemde doğduğumuz anda yiyoruz ilk tokadı... Sonra çocukken oyunlarımız için, oyunlara dahil olabilmek için mücadele ediyoruz ki bunlar en masum hallerimiz. Biraz büyüyüp okula başlıyoruz ve başlıyor işte gelecek mücadelesi. Daha on beş yirmi yıl sonrası için maratona başlıyoruz.

     Oyunlarımızdan, hayallerimizden kısacası masum çocukluğumuzdan çalıyoruz. Nasıl bir düzendirki bu küçücük çocukları gelecek telaşlarına sokuyoruz. Oysa çocuk karşınızdaki nereden bilsin gelecekte karşılaşacaklarını, nereden bilsin etiketlerin bu denli önemli olduğunu... Onun hayal dünyasında herşey mümkün çünkü. Ne paraya, ne statüye ihtiyacı var... Nitekim mücadeleye başlıyor işte farkında olmadan.

     Hayatın güzelliklerinden uzaklaşıyoruz statü peşinde koşarken. Bir nefeslik oysa herşey. O tek nefesi alamadığınız taktirde bitiveriyor herşey, bu kadar basit. Bugün var belki yarın yokuz.. Peki amacımız ne?

     Bugün bir arkadaşımın ölüm haberini aldım gencecik 29 yaşında daha, pırıl pırıl bir insan. Bunca yıl kariyer peşinde koşmuş, güzel yerlere gelmiş bir insan. Düşündümki ne kadar kısa idi yaşamı bir kelebek misali belki.  

     Kariyer yapabilmek için kendi hayatından nelerden çaldı acaba diye düşündüm. Kaç kutlama çaldı sevdiklerinden? Kaç anıyı yaşayamadı acaba? Doya doya yaşayabildi mi sevdikleriyle?

Sonra düşünüyor insan, herşey boş ... Kariyer, statü, yüklendiğin sıfatlar bom boş. 
Dünya hayatı bir aldatmaca, aynı küçücük bir çocuğun eline oyalansın diye verilen oyuncak misali.

     Ne kaldı ondan geriye?  Anılarımız, paylaştıklarımız biriktirdiğimiz dostluklar dışında ne kaldı? İyi bir insan olarak kalacak hepimizin hatıralarında.. Bir beden yok olup gidebilir ama hayatına dokunduğu diğer insanlarda izler bırakır. O izler asla kaybolmaz hep hatırlanır.

O da güzel bir iz bıraktı bu hayatta ve bizlerde... Rahmetle...


Sevgiler...

11 Mayıs 2016 Çarşamba

İYİ VE KÖTÜNÜN SAVAŞI


( Fotoğraf https://tr.pinterest.com/pin/342695852876347945/ 'den alıntıdır.)

     
         Uzaklaşmak İSTİYORUM... 
         Arkama bakmadan koşa koşa gitmek İSTİYORUM...
   

     Kalbimi, ruhumu kirletmeye çalışan riyadan, dedikodudan kısacası kötü herşeyden uzaklaşmak istiyorum. Onlar gibi olmaktan korkuyorum. Adil olmaya, diğer insanların da haklarını gözetmeye önem vermeyeceğim, kendi çıkarlarımdan başka hiçbir şey düşünmeyeceğim diye korkuyorum. Hemde çok korkuyorum.

     Ben sade ve sadece kendi halinde kalmak isteyen biriyim. Korkuyorum bu kirli düzenden. Konuşulan kelimeler, telaffuz edilen ya da edilemeyenlerin ruhumu yavaş yavaş siyaha boyadığını hissediyorum. Şu sıralar ruhumu temizlemeye ihtiyacım var benim. İçimde bastırmaya çalıştığım ama en acımasız şekilde ortaya çıkmak için mücadele veren bir nefret duygusu peyda oldu. Silip atmalıyım. Ben böyle bir insan değilim, OLMAMALIYIM.
      Evet bununla mücadele ediyorum. Peki nereye kadar sürecek bu mücadele? Hayat zaten bir mücadele değil mi? Hep farklı cephelerde mücadele etmiyor muyuz? Ancak elimizde tek bir askerle savaşıyoruz tüm olumsuzluklarla ...

     Neden? Neden? Neden? O kadar çok neden diye soruyorum ki? İnsanlar neden böyle? Neden yapılanları görmüyorlar? Neden kötü olmayı  ya da kötülük yapmayı tercih ediyorlar? Neden haksızlık yaptıklarında bunu umursamıyorlar? Neden biride çıkıp karşısındakinin emek verdiğini söylemiyor? Neden bu kadar benciller?
     Bu soru listesi daha uzar gider... Bende soru çok ancak hepsine verebilecek bir cevabım yok. İşte çoğu benim cevapsız sorularım ve uzunca bir müddet cevapsız kalacaklar...

     Negatif bir insan olmak istemiyorum ama bu aralar nedense herşey negatif ilerliyor. Olumlama yapayım diyorum lakin çok başarılı olduğum söylenemez.

     Bazen mantıklı olan doğru tercih olmayabiliyor. Yaptığınız bir hareket bir davranış ya da herhangi bir şey yanlışta olsa yüreğiniz ve vicdanınız rahatsa eğer doğru yoldasınız demektir.

     Bu yüzden bu çıkmaz yollarda yine yüreğim rehberim olacak gibi görünüyor...


Sevgiler...

6 Mayıs 2016 Cuma

İS KOKULU ÇOCUKLUK

(Fotoğrafwww.pinterest.com'dan alıntıdır.)



     Bu koku!!

     Geçmişten gelen mi, yoksa geçmişe götüren mi demeliyim bilmiyorum hangi tanımlama daha doğru. Doksanlı yıllarda çocuk olanlar çok iyi hatırlar. Kışın şehrin bütün sokakları buram buram is kokardı.Sonra kurum yağardı annelerimiz evlerin pencerelerini çok açmazdı. Eve kurum doluyor derdi.Yeni nesil çocukluklarda böyle bir diyalog yok. Modernleşti herşey... 

     Şimdilerdeki gibi doğalgaz yoktu, sobalar vardı evlerde ve kaloriferli evler lükstü, zengin evleriydi... Kömürlüklerimiz vardı evlere kova kova kömür taşırdık. Kış gelince herkes bir kömür, odun derdine düşerdi. Cebinde parası olan alırdı kömürü. Diğerleri odun, çalı çırpı idare etmek zorunda kalırdı koca kış. Büyükler bunların derdindeydi.

    Çocukların derdi ise; oyun, çikolata, sakız gibi şeylerdi. En büyük derdimiz ise, oyunlarda öncelik alamadığımızda küstüm oynamıyorumlardı...

     O yıllarda evler bile is kokardı bazen. Bir nevi yine yokluk yıllarıydı şimdiye kıyasla. Sabah okula gitmek için uyandığında annen sobayı da yakmışsa gider dibine girerdik, sonra akşamları kedi gibi sobanın arkasında kıvrılıp uyumalarımız vardı bizim.

   Zevk aldığımız şeylerde vardı. Mesela, sobanın üzerinde pişirdiğimiz kestaneler vardı... Kış akşamlarının en büyük eğlencesi. Bütün aile bir arada... Ya da şimdiki gibi oda kokuları yoktu biz mandalina kabuğu koyardık sobanın üzerine.

    İs kokusu geçmişi hatırlattı, hatıraları, sokakta oynayan çocukları. Bizler son nesildik toza toprağa bulaşan, çamurla oynayan, burnunu çeke çeke sokaklarda sağa sola koşturan. Şimdiki çocuklar hayata karışmayan, teknolojik çocuklar. Biraz eksik kalan çocuklar.

    Ne güzeldi is kokulu çocukluğumuz bizim, masum oyunlar peşindeydik. Keşke hiç büyümeseydik...


Sevgiler...
   

28 Nisan 2016 Perşembe

TİPİK HAYAT ÖRÜNTÜSÜ

( fotoğraf http://www.faithistorment.com/2012/01/double-exposure-portraits-by-dan.html 'dan alıntıdır)


    Hayat ne garip şeysin sen?  Olsun istediklerin gerçekleştiği zaman, aslında bu durumun gerçekleşmesini istemeyen tarafın ortaya çıkıyor. Bundandır ki insanda iç çelişkiler baş gösteriyor.
 
    Bazı şeyler göründüğünden daha çok şey ifade eder sizin için. Evet yeni başlangıçlar yapabilmek için  mevcut durumu sonlandırmalıyız belki ama sonlandırdığımız şey yüreğimizdeki duygular, geçmişimiz ve yaşanmışlıklarımız demekse ne yapmalıyız?

     Elinden sıkı sıkı tuttuğun çocukluğunsa eğer geride bıraktığın. Bir anda yapabilir misin bunu? Geçmişi umursamaz bir şekilde geriye atıp ileriye bakabilir misin? Anılarını, sahipsiz bir başına  öylesine bir yerde ait olmadıkları birine bırakabilir misin? Bunları bir anda yapamazsın tabiki, zor gelir insana ardına bakmadan gitmek.

     Derlerki anılardır hatıraları yaşatan, peki o anılar birazda yaşanılan yerle  ya da hatıralarınızdaki o anla, o kişi ile ilgili herhangi bir objeyle vücut bulmazlar mı? Kesinlikle bulur. Belki gerekli değil ama dediğinizi duyar gibiyim. İllaki şart değil diyorsunuz ancak düşünsenize sevdiğinize ait bir takı, bir kitap, beraber gittiğiniz bir sinema bileti bile olabilir. Herhangi maddesel bir şey, ona dokunduğunuzda daha güçlü hissetmez misniz ya da hatırlamaz mısınız o ana dair olanları? Bazen maddesel şeyler manayı dahada  güçlendirir.

     Bazen bazı şeyleri istemesenizde yapmak zorunda kalırsınız. Gitmek istemesenizde gitmek, yapmak istemesenizde yapmak zorunda kalırsınız. Hayat bazı mecburiyetlerle gelir ve durur karşınızda. Size sadece duruma ayak uydurmak kalır. Yorulursunuz, hatta takatiniz kalamaz belki ama yinede ilerlersiniz.

    İnsanoğlu şunu unutmamalıdır her şey geçici bu hayatta, bugün var olanı yarın bulamayabiliriz. Yaradan neyi taktir ederse bize kendi seçimlerimiz doğrultusunda ilerleriz. Mutlulukta, hüzünde baki değildir. Her zaman birbiri ardına gelir durur, tipik hayat örüntüsü işte...

   

1 Şubat 2016 Pazartesi

BEKLENTİLER

( Fotoğraf  https://www.behance.net/gallery/27247653/food-(2) alıntıdır.)


     Beklentiler her zaman yaralar, mutsuz eder insanı. Neden bilir misiniz? Kimse sizin istediğiniz ya da arzu ettiğiniz gibi biri değildir. Beklentiler sizin karşı taraftan arzu ettiğinizdir, size vaadedilen değil. O yüzden hayatta beklenti içerisine girerseniz eğer hep bir hayal kırıklığı yaşarsınız. İnsan beklenti içerisine girmeden elinde olan gerçekle mutlu olabilir ancak.
   
     Mesela; insan  bir arkadaşının yaptığı  ya da yapmadığı şeyleri kendine dert edinmemeli. Bundan kastım, yakın bir arkadaşınızı arıyorsunuz ancak o sizi aramıyor. Hadi hemen başlarız işte benimle görüşmek istemiyor, hep ben mi arayacağım. Evet sen mutlu oluyorsan onunla vakit geçirmekten, onunla sohbet etmekten, keza bunu ondada hissediyor isen takılmayacaksın böyle bir duruma. Biz hep karşıdakine göre gidiyoruz. Oysa yeri geliyor kendi davranışlarına bile müdahale edemezken nasıl olurda karşıdaki insanın değişmemesinden şikayet ederiz. Ben kendi hareketlerimden ya da davranışlarımdan sorumluyum. İnsanları olduğu gibi kabul etmeliyiz. Emin olun insan kendini böyle daha mutlu hissediyor. Çünkü en ufak beklenti bile üzüyor insanı.

     Ben böyle yapıyorum açıkçası, uzun zaman önce insanları olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim. Sevdiğim değer verdiğim insanlara alınmıyorum çünkü beklentilerimi sıfırladım. Kimse benim hayal ettiğim gibi bir arkadaş ya da sevgili ya da anne, baba olamaz. Herkes kendine has, kendine özgü, farklı bakış açılarına sahip insanlar. Her olayda herkesten aynı davranışı bekleyemezsiniz. Shakespeare 'in  bu durumla ilgili aşk üzerinden söylediği güzel bir söz var;


"Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhu koyup adına 'aşk' diyorsunuz"


     Bana, prensiplerime ters gelen biri olduğu zaman ise; hayatıma dahil etmemeyi tercih ediyorum. Böylece mutsuz olma durumunu en aza indirgemiş oluyorum.


Sevgiler...

29 Ocak 2016 Cuma

SUSTUKLARIMIZ VE ANLATABİLDİKLERİMİZ

 

(Fotoğraf www.pinteest.com'dan alıntıdır)

  Kafka demiş ya Milene'ya " Yardım et bana! Söyleyebildiklerimden daha fazlasını anla."

     Çoğu insan kendini yalnız hisseder bu hayatta, O yalnızlığı söküp atmak ister ya da bir başkasına sarılarak yalnızlıktan çıkmak ister. Ancak yaptığımız sadece yalnızlığımızı paylaşmaktır. Zaman zaman hislerimizi, düşündüklerimizi kısaca aklımızda, fikrimizde olan hiç bir şeyi karşı tarafa anlatamayız.

     Anlamazlar... Sen çırpınsanda, debelensende olmaz.Oysa içimizden geçirdiğimiz türlü türlü ifadeler vardır. Bazen susarız sadece susarız. Sessizliğimizden anlaşılsın diye umut ederiz. Zordur sessizliğe tercüman olmak. Tabiri caizse her yiğidin harcı değildir. Oysa bu kadar paylaşılmayı bekleyen güzel şeyler varken, susmak neden? Nedir insanın elini kolunu bağlayan, dilini lal eden şey? İmkansızıklar mı yoksa gurur, ego denen saçmalıklar mı? Bunu sorsanız hiçkimse egosuna, gururuna dokundurmaz mevzuyu ve farklı farklı cevaplar alırsınız.

Söylenmeyenler... Söylenemeyenler...  Kim bilir ne kadar söylenmeyen güzel şeyler vardır... İnsanların kendi kendine haykırarak söylediği ancak ifade edemediği ne kadar şey vardır. Suskunluklar sessiz çığlıklardır aslında... Ama dedim ya herkes anlayamaz...

(Fotoğraf www.pinteest.com'dan alıntıdır)

Bir söz var çok severim sık sıkta kullanırım lakin kimin söylediğini bilmiyorum. " Sen ne söylersen söyle, anlatabildiklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır."

Sevgiler...

26 Ocak 2016 Salı

İNSANLIK DEDİKLERİ


(Fotoğraf alıntıdır)



     Geçenlerde tanık olduğum iki olay beni derin düşüncelere gömdü. Biri yılbaşı akşamı işten dönerken tanık olduğum bir olaydı. Malum havalar zaten fena soğuk o akşamda karlıydı. Babamla birlikte arabayı ofisin önüne bırakıp yürüyelim dedik eve kadar. Eve giden yol yokuş biraz, karıl hava durumu da eklenince tabi daha bir dikkatli yürüme ihtiyacı hissediyor insan. Neyse biz ilerlerken, bir kadın çığlığı ve tabi ki çarpma sesi ile arkamızı döndük bir anda kalabalık toplandı vesaire tipik kaza durumlarında olanlar sıra sıra olmaya başladı. Etraftan koşturan mahalle halkı, ambulansı arayın sesleri vesaire. Tabi hemen telefona sarıldım  ambulans için ama bir bayan ben arıyorum tamam deyince kazazedeye bakayım iyimi dedim sora vazgeçtim gereksiz yere kalabalık yapmayayım başında diye ama kadıncağızın sesi hala acı acı geliyordu, içim acıdı. Tabi ki benim nevrimi döndüren olay bundan sonra başlıyor.

     Birincisi o gün kaç tane araç geçti hızlı ben sayamadım, ne zincir, ne kar lastiği çoğunda yoktu ve bildiğiniz canavarca araç kullanıyorlardı. Kaçınılmaz sonda gerçekleşti. Sürücüye çok kızgındım ancak kalabalık içerisinde arkadaşı ile konuşan şahısın söylediklerini duyduğumda resmen şok oldum. " Az kalsın benim arabaya çarpacaktı, son anda araba yön değiştirdi, bende korktum, iyi ki buraya park etmişim" dedi. Evet somut bir eşyaya zarar gelmediği için gülerek söylüyordu birde bunu. Oysa kaza geçiren kadın hala acı ile ağlayıp, bağırıyordu. Nasıl bir hissiyat bunu insana söyletebilirdi ki. O kadar mı değersizleşti insan hayatı gözümüzde, o kadar mı eşyaya tapar olduk, ne zamandan beri normal karşılıyoruz böyle durumları? Gerçekten insanlığımdam utandım.


(Fotoğraf alıntıdır)



      Bir diğeri ise yine geçenlerde eve dönerken tanık olduğum olaydı. Otobüs durağında bekliyordum, otobüs tam gelmek üzereydi ki bir taksi dönüş yapabilmek için ani bir hareketle resmen otobüsün üzerine direksiyon kırdı. E otobüs şoförü de malum ani bir fren yapması ile ayakta giden yolculardan düşen oturanlardan da çarpanlar oldu. Kazadan kıl payı kurtulmuşlardı ancak yurdum insanının tipik davranışı nedir? Hemen araçlardan inilir, birbirinin üzerine yürünür ve tabi ki hakaretler yağdırılır. Bu konuda hatalı olan taksi şoförü baya iddialıydı ama otobüs şoförü daha medeni hareket ediyordu. Tabi ki kalabalık ayırdı vesaire.


     Bizde duraktakiler otobüse binip yola devam ettik. Otobüste öğrendim ki yolculardan yaşlıca bir teyze düşmüş demire sırtını vurmuş, onuda ön tarafa oturtmuş gençler. Otobüs şoförü teyze inene kadar yalvardı onu hastaneye götürmek için. Teyze ise "iyiyim oğlum bir şeyim yok " diye diye otobüsten iniyordu ki şoför bir kağıda numarasını, adını, soyadını yazdı verdi teyzeye. "Bir şey olursa çekinme ara beni sıcağı ile anlamazsın hastaneye falan gitmen gerekirse ben götürürüm seni" dedi.
Şimdi iki kaza durumu ve iki ayrı insan tipi. Verilen tepkiler ne kadar farklı değil mi? Biri malının derdinde diğeri ise ona emanet edilen can için endişede. Neyse ki iyi insanlar hala aramızda varda bir nebze olsun mutlu olabiliyoruz.


Sevgiler...

22 Ocak 2016 Cuma

VAR OLAMAMA SORUNSALI

(Fotoğraf alıntıdır)





Bu yazıya Shakespeare 'in en ünlü eserinden Hamlet'ten bir replik ile giriş yapmak istiyorum.

 "Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu."


     Her insan bir var olma çabası içerisindedir. Bundandır ki var olma üzerine yazılan bir sürü türde kitap, hatta çekilen filmler vardır. Peki neden bu çabamız? 

     Her insan illaki acaba ben olmasam ne olurdu diye hayatının bir anında düşünmüştür. Mesela ben olmasam, Bir anda ortadan kaybolsam, hiç var olmamışım gibi olsa nasıl olurdu?

     Anılarım teker teker kaybolsun, kitaplarım silinsin. Mesela içinde bulunduğum bu oda ne olurdu, kime ait olurdu? İlk önce kimse maviyi sevmezdi herhalde ya da evdeki herhangi bir odada bu kadar çok kitap olmaz bundan dolayı raf ya da kütüphane benzeri ihtiyaçlar olmazdı. Mesela biriktirdiğim hatıralar olmazdı. Şu yukardaki mavi kutu var ya bom boş olurdu. Kimse benim kadar ıvır zıvır toplamazdı, koca bir boya kutusu ya da resim ve çizim malzemeleri olmazdı evin hiçbir köşesinde. İşte ben olmasam olmayacak birkaç şey bunlardı. Peki bunlar olmasa kim eksilirdi? 

     Bunun cevabını bilmiyorum ancak gerçek şu ki neyi sorgularsan sorgula, temelde sorguladıkların ve vardığın sonuç hiç değişmeyecek.



   Hep bir var olma sorgusu ile var olamama sonucunu eline alacaksın...



Sevgiler...

19 Ocak 2016 Salı

ÇOCUKLUĞUM

(Fotoğraf alıntıdır)


Sana sesleniyorum hür ruhlu çocuk.
Ne güzeldi senin kaygıların... Bugün hangi oyunu oynasam, bebeğime hangi kıyafeti giydirsem. Büyüdük yerini endişeli kaygılar aldı bu saf temiz kaygıların.
Şimdi kıvranıyoruz bu kaygılar denizinde.

Hür çocuk deyince aklıma uçurtmam geldi:)) Yine dedeciğimin o güzel ellerinden çıkmıştı o uçurtma. Dedem öğretmişti uçurtma uçurmayı bana.
Hatırlıyor muyum diye sorarsan, unuttum sanırım bir denemem gerek... Hatırladığım bir şey var ama ''bak yavrum'' demişti, ''rüzgar lazım sana uçurtmanın yükselmesini istiyorsan rüzgara karşı duracaksın".

O zaman bile bir hayat dersi vermiş canın dedem. Yükselmek istiyorsan korkup kaçmayacaksın, zorluğa göğüsünü siper edip mücadele ediceksin.
Uçurtma da böyleydi işte.. He bir de ipi sıkı sıkı tutacaksın mazallah elinden kayıp gitti mi uçurtmana veda edersin...

O zaman olsun dede dedim, sen yine yaparsın bana bir uçurtma olmaz mı? Yaparım tabi kızım ama sen yinede ipi sıkı tut demişti...

Sevgiler...

15 Ocak 2016 Cuma

ZAMAN

(Fotoğraf alıntıdır)


     Yaşın daha kaç ki saçlarında aklar kol geziyor. Zaman öyle acımasızki saçlarına aklar düşerken beraberinde yüreğinede karartılar düşüyor insanın. Belkide yürek karartılarının diyetidir bu aklar ne dersiniz? O zaman çoğalması belkide iyi bir şeydir. 

     İnsanoğlunun yüreği ne kadar kararırsa o kadar ak düşer saçlarına, temizler o kirli duyguları ya da üstünü örter kar misali... 

     Belkide bizlere mesajı vardır. Diyordur ki "ölüm var, bak gençlik gidiyor, kötü olma ey insanoğlu, hesap var!" 

    İnsanız ya hani herşeyi tahrip etmek ruhumuzda var. O beyazlarıda koparma eylemimiz ondandır ya da bir kabullenmeyiştir kim bilir? Peki o beyazları bedeninden söküp attın diyelim, yürekteki karartılar ne olacak peki?  

     Emin ol bende bilmiyorum, anlamıyorum. Sadece olduğu gibi yaşıyorum; bazen anlamadan, bazen anlayarak, bazen kızarak, bazen ağlayarak ama yaşıyorum. Hayatta siyah beyaz gibi aslında herşey birbirini tamamlıyor. Ying yang gibi... 

     Oysa zaman öyle mi? Acımasız, telafisi yok. Zaman, kontrolü imkansız kahraman biraz bekle dur, soluklan şu köşede... İki çift laf edelim.

Sevgiler...






14 Ocak 2016 Perşembe

SAKLAMBAÇ


(fotoğraf alıntıdır)


     Garip bir hal bu sendeki çözemiyorum. Mutluluk desem değil, hüzün desem hiç değil. Neden peki bu sessizliğin? Ruhunun derinliklerindekini gün yüzüne çıkarman gerekirken daha da derine gömmen ne acı. Üstelik zaman geçtikçe silinmeye mi yüz tuttular? Üstüne kim bilir kaç kat duvarlar örmüşsündür. 
    
     Peki neden bu korku? Neden bu kadar seviyorsun saklanmayı? Öyle kırılgan öyle naif oldun ki bu hayatta, asıl korkun daha çok üzülmek sanırım. Oysa herkes çok güçlü biliyor seni değil mi? Ne güçlü biri ama!!!!

     Kendinden ve duygularından korkan biri ne kadar güçlü olabilirse sende o kadar güçlüsün benim gözümde.

Sevgiler...